
13.08.2009
Die PRÜFUNG

06.08.2009
Alm man: die Elemente (Wunder in Eisen)
"diese Buchstaben sind die Wundern Allahs"
Eine sehr wichtige Entdeckung von Ömer Celakil.
Audio: Abdulbasit Muhammed Abdussamed Kapitel/Sura 57. das Eisen,
Eisen das einzigste Element der im Quran einen Kapitel seinen Namen gibt,
und dieses Kapitel steht genau im zentrum des Qurans,
Insgesamt gibt es 114 Kapiteln und Eisen ist das
57 Kapitel..
19.07.2009
Kemali bul
''Muhakkak ki Allahu Teala bu dini facir bir kimse ile de kuvvetlendirir''
Muhammed Mustafa EFENDİMİZ Aleyhissalatuvesselam,
Yediğine içtiğine takılıp Atatürk'e Dinsiz diyenlere namlarından biri İslamın Halaskarı olan Atatürkün cevabıdır, Öyle ya Ata ölmedi içimizde yaşıyor!
14.07.2009
Urumci de Müslüman katliamı
"Tozlu dumanlı, karanlık bir fitne görülecek, bunu diğerleri takip edecek..." Muhammed Mustafa Aleyhis-selatu-ves-selam
(Fitne, insanın akıl ve kalbini doğrudan doğruya hak ve hakikatten saptıracak şey, saval, azdırma, karşılık, ihtilaf, kavga, gibi anlamlara gelen bir kelimedir..)
Hadisteki fitne işte aynen bu videodaki fitnedir, Allahu alem
25.06.2009
der 100. Name Allahs

die Legenden über den 100. Namen..
"Muhammed A.v.s. Lieste ihnen die 99 Namen laut vor,

Bahá arab. hat viele bedeutungen
11.06.2009
la ilahe illa Huve
Ondan başka hiçbir şeyin olmadığı Ehadiyet makamıdır. Hüvviyeti İlahiyeye işarettir.
“lâ ilâhe illâ ente” Hz. Yunus’un tevhididir.
Her an her yerde Allah’ın varlığını hissedenin ne yana dönse Allah’ı görebilenin tevhididir.
“lâ ilâhe illâ ene” Allahın kendini birlemesidir. Ayrıca Cem makamında bulunanların Hakk’ın lisanından yaptıkları tevhiddir. Hallac-ı Mansur’un ene’l Hakk demesi de bu makamdandır.
Bir gün Gavsü’l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k.s.)’a sorarlar:
— «Ya Gavs! Tevhîd nedir?»
Yüce velî şu karşılığı verir:
— «Tevhîd, tevhidi terkdir.
Tevhidi, hakîki tevhide ermek için terk etmektir.»
Abdülkâdir Cîylî (k.s.) Gavs’ın bu sözlerini şöyle açıklamış
— «Tevhîdi hakîki bu lisânla anlatılamaz.
Bu bildiğin mantık onu düşünemez.
Bu baş gözleri onu göremez.
İşte tevhîdin esâsı budur.
Bu iş baş gözleriyle değil, gönül gözüyle görmek maksuttur.
Bu vesile ile sâde tevhîdde değil, zikirde dâhi aynı gerçek görünür…
Dediğimizi bilen bilir. Sen de hâkîkat isteklisi bunu böyle bilesin!..»
Hz. Mevlana da diyor ki;
“La ilahe illallah” avamın tevhididir.
Havasın tevhidi “la ilahe illa hüve”dir.
.*.*.*.*.*.*.*.*.*..*.*.*.*.*.*..*.*.*.*..*.*
“Lâ ilâhe illâ hu” mukallitlerin tevhîdi;
Her şeyin O’nun ile var olduğu “ben, sen, O” üçlemesi içeren olanların tevhidi.
O’nunla var olan “ben”, O’nun varlığıyla var olan benim dışındakiler “sen”, O’nun varlığı “O”. Yani “O” ve “ben, sen” şeklinde O’nun var ettikleri…
“Lâ ilâhe illâ ente” âriflerin tevhîdi;
Senin varlığınla var olan “ben” ve dışımda sandıklarımın hakikatı olan “SEN”. Dışımdakileri O’ndan görmekten kurtulup, “SEN” olarak gören, ama “ben”i hala ondan/senden olarak algılatan tevhid. Hala O’ndan/SEN’den de var olsa da O’na/SANA rağmen bir “ben” varlık anlayışı ile oluşan tevhid.
“lâ ilâhe illâ ene” Allah’ın tevhîdi olduğunu söylemiştir.
Sadece “BEN” makamı. Bundan oluşmuş, yaratılmış, “ben, sen, o…” anlayışı yok. Sırf teklik, birlik, tevhid makamı. Herşeyi “BEN” olarak görmek, yaratılmışlık görmemek. Sırf “BEN” makamı. Tüm ikilemlerin yok olduğu makam. Çokluk içinde olduğumuzu sandığımız şu an dahi, herşeye rağmen, herşeyle birlikte, sırf “BEN” makamı. Her şey her an bu tevhidin içindedir.
Yorumsuz Blog'tan alıntılanmıştır..
09.06.2009
Mürşit gereklimidir?
Üveysileri saymazsak her ekolde şeyh vardır ve zorunludur.
Şeyh dediğimiz Şems’tir, Mevlana’dır, Geylani’dir, Taptuk’tur, Hacı Bektaş’tır, Arabi’dir…
Hangisi şeyh değil ki?
Her biri hem şeyhlik yapmış,
hem de mutlaka bir şeyhe intisap etmiş.
Ve burada tasavvuf diye konuştuğumuz
biraz da bu şeyhlerden miras bir ilimdir.
Elbetteki ilim Allah’ındır.
O kullarında ilmini izhar etmiş.
Onlarla bildirmiş, diyelim.
Mürşit konusunda kafası karışık arkadaşlar için şöyle bir naçiz önerim var:
Mürşitliğin ne olduğunu, ona buna değil,
bu şeyhlerin direk kendilerine sorun.
Mesela deyin ki:
“Ey Mevlana! Ne buldun Şems’te?
Mollalık neyine yetmedi?
Onca ilim biliyor, medresede ders veriyordun.
Neden Şems’e intisap ettin?”
Eminim ki Mevlana bir cevap verecektir.
Tabii rüyamıza gelip “bak oğlum, şöyle olmuştu…”
diye anlatmasını beklemeyip, eserlerine başvurmak lazımdır.
Mesnevi’ye, Fihi Mafih’e, vs.
Veya bir diğerine. Şeyhül Ekber Muhiddin Arabi’ye sormak lazım.
“Ey Şeyhlerin şeyhi! Bu şeyh meselesinin aslı nedir?
Sana da şeyh deniyor.
Neden?
Hele senin 360 tane şeyhin varmış!
Tam bir daire ediyor şeyhlerinin sayısı!
Bir hikmeti var mı? Tesadüf mü?”
Mutlaka bir cevap verir.
Amak-ı Hayal’de de vardır bunun cevabı.
“Ey RACİ! Ne buldun Aynalı’da?
Aynalısız yani aynasız hayalde gezilmez mi?”
diye sormak lazım…
Sonra, bulduğumuz cevap ya kafamıza yatar ya da yatmaz.
“Yok ben inanmadım bu şeyhlerin dediğine.
Olmaz böyle, günahtır, şirktir vs.” derseniz,
konuyu kapatırsınız ve kafanız da rahat eder.
Ya da “demek işin aslı buymuş.
Şimdi ikna oldum” dersiniz.
Allah’tan “hayırlı bir şeyh” istersiniz.
Şeyh öyle hemen yan mahallede bulunmayabiliyor.
Diyelim siz Bursa’da yaşıyorsunuz, şeyh Mardin’de çıkabilir.
Biraz çileli olabilir bu işler…
Karşınıza çıkan şeyhin halleri, yukarıda bahsedilen tasavvufun
“has” şeyhlerinin tariflerine uygun olursa,
siz yine de kalbinize danışın derim ben.
Daha doğrusu bu Resulullah Efendimizin (s.a.v.) tavsiyesidir:
“Kalbinize danışın.”
Özetle;
1) Tarihi şeyhlerden şeyhliğin ve intisabın aslı nedir?
diye araştırılır.
2) Aklımıza yatarsa Allah’a dua edilir.
3) Duamız kabul olur da karşımıza şeyhim diyen
bir zat çıkarsa,
bir haline, ilmine, ilmiyle amil olup olmadığına bakılır.
Etrafındaki insanların aklı selim olup olmadıkları vs. araştırılır.
4) Aklımız yine kesmezse, kalbimize danışılır.
5) Bütün araştırmalarımız ve kalbimiz
karşımızdakinin doğru insan olduğu mesajını verirse
Allah’a sığınır, o kişinin ilminden istifade ederiz.
6) Anormal bir durum görürsek, eyvallah der, uzaklaşırız.
Çok mesele edecek bir konu değil yani.
Biraz metodlu davranmak gerekiyor o kadar.
Hiçbiri olmazsa, tasavvufi eserlerden olabildiğince kendimiz istifade etmeye çalışır, öğrendiklerimizi hayatımıza uygulamaya gayret ederiz. Böyle bir çalışmanın,
yani kitap çalışmasının seyrü süluk etmek demek olmadığını bilerek…
Çok önceden medreselerde de tasavvuf eğitimi verilirmiş.
Başlangıçta medrese ve tekke bütünüyle birbirinden ayrı değilmiş.
Ama medreselerde seyri süluk yaptırılmazmış.
Çünkü medresede “hoca” olur, “şeyh” olmaz.
Aradaki fark anlayabildiğim kadarıyla budur.
Yani, kendimize şeyh bulamazsak,
kendimize hocalık ederiz, olur biter…
(Yorumsuz blog, ''Kovan'' rumuzlu Okur'dan alıntılanmıştır).