26.05.2010

der Sektengott

Am Anfang des Islams gab es keine Spaltungen keine Sekten..
Nach dem Tode Muhammeds Friede sei auf ihm hat sich diese Situation Geändert, schon nach 40-50 Jahren hat man vom Kopf bis Fuß vom Handeln bis zu den Gebeten alles verändert, und diese Veränderte Version des Islams wurde in kurzer Zeit als der wahre Islam des Qurans dargestellt.

Einige Gelehrte die ihren verstand eingeschaltet und die Verse des Qurans Untersucht und daraufhin auch passend zum Zeitalter die Verse interpritiert haben, wurden als irregegangen, Antichristen und Teufelsdiener dargestellt, aber Trotz dem haben sie in dieser Robotisierten Dunkelheit große Interessen Erweckt.

Nach dem Tode der Gelehrten sammelten sich die Nachfolger weiterhin unter ihrem Dach und unter ihren Namen. Bis der nächste Gelehrte kam..
Obwohl nicht jeder Gelehrte eine Sekte Begründete, und obwohl Sekten im Quran gar nicht Empfehlt werden gibt es Heute in unserer Zeit min. 73 Sekten. Davon sind viele im irrtum.
Wenn man nach ihren Gott sucht findet man ihn irgendwo in der ferne auf seinem Thron sitzen, und wenn man ihn unter dem Licht der Quranverse Betrachtet kommt ein völlig anderer Gott raus. Welcher Gott kommt raus? ich habe ihn der Sektengott genannt..

"Und ich sah ein Tier aus dem Meer steigen, das hatte zehn Hörner und sieben Häupter und auf seinen Hörnern zehn Kronen und auf seinen Häuptern lästerliche Namen. Und das Tier, das ich sah, war gleich einem Panther und seine Füße wie Bärenfüße und sein Rachen wie ein Löwenrachen. Und der Drache gab ihm seine Kraft und seinen Thron und große Macht."

Die, die die Heilige schriftEN veränderten oder den sinn der Wörter verdrehten und dies immer noch tun, sind mit diesem Gott in Verbindung.

Kein Gott gibt es allein Allah (ist da)

26.04.2010

Evrimde son nokta

Şu Evrim ne acaip bişey, kendi konuşamıyor ama konuşan canlılar ürtetiyor..

''Onları çağırsanız, çağrınızı duymazlar. Duysalar da size cevap veremezler. Kıyamet günü de sizin onları ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Hiç kimse sana, Habîr olan Allah'ın verdiği gibi haber veremez.''
EL Fatır 35:14

Evrim suyun derinliklerinde ordaki ortama göre canlılar meydana getiriyor, Evrim Karada buradaki ortama göre canlılar meydana getiriyor, Evrim havada canlıların hayatlarını devam ettirebilmeleri için gerekli koşulları sağlıyor, her canlıya uygun gıdalar üretiyor ..
e be kardeşim bu Evrimin gözü mü var? kulağı mı var? aklı mı var??
Türlerin yaşayıp ürediği bir dünya da yaşıyor isek bunu sağlayan Evrimin de bu tip özelliklere sahip olması gerekir.
Ama gördüğün gibi bu anlattığın ve adını Evrim koyduğun şey gerçekte bir çeşit Tanrıdır!
Yani aslında olmayan bir Tanrıya inanan sensin, uydurduğun bu Tanrıya da inanmıyorsun dolayısıyla kendince ''özgürce'' yaşıyorsun, yaşa bakalım.
ama işin anlamadığım tuhaf yanı ise hergün aynı şeyi ''yaşayıp'' kendini nasıl özgür zannedebiliyorsun?

La ilahe illa Allah

24.02.2010

BEYNİNDEKİ HOLOGRAM DÜNYAN


İster inan ister inanma... İster kavra ister kavrama!
İşte mutlak bilimsel gerçek!
Hayal dünyanda yaşıyorsun!


Görüyorum dediğin; algıladığın her şey, beyninin içinde oluşan bir (3D değil) çoklu D hologramik dünyan! Beyne gelen beş duyuya dayalı veya beş duyu ötesi tüm elektromanyetik dalgalar, bu organ tarafından veritabanına göre değerlendirilerek, beyninin içindeki hologramik çok boyutlu görüntü halinde dünyanı (kozanı-cocoon) oluşturuyor! Yani dış dünyada değil, beyninin içinde oluşan hayal dünyanda yaşıyorsun kim olursan ol! Algıladığın ve hüküm verdiğin her şey, algıladığının sûreti kadarının yani bir enstantanesinin, dünyanda oluşan simgesi! Herkes kendi dünyasında yaşamakta ve yaşayacak sonsuza dek! Dünyan ne kadar gerçek geliyorsa sana, cennetin veya cehennemin de o kadar gerçek olarak sonsuza dek yaşanacaktır! Herkesin, dünyasındaki her şeyi, veri tabanını oluşturan değerlerine göre yerleştirdiği şeyler...
Sevindiren, mutluluk veren ya da üzen yakan her şey, veritabanını oluşturan değerlerin yüzünden meydana gelmekte!
Şimdi yenilenme zamanı işte!.Kuantum potansiyelin; Kozmik elektromanyetik açılımın; ve de beyin adıyla bilinen dalga dönüştürücünün ürettiği çok boyutlu hologramik dünyaların varlığını keşfetme süreci! Bu yazıda artık bunları da açıklamaya çalışalım ki; kuantum kafe, kuantum healing, kuantum pasta, kuantum esma saçmalıklarına belki son verebilelim, hiç olmazsa anlayabilenler indinde! Ama önce şunu iyi bilelim... Allah Rasulü Hz. Muhammed aleyhisselâmın, Kurân-ı Kerîmin ve tüm hakikat ehli zevatın geçmişin şartları içinde misâl yollu, işaret yollu, mecaz yollu anlatımlarının, bugünün bilimsel bulguları eşliğinde yeniden değerlendirilip, verilmek istenen mesajın yepyeni anlamının sıfırdan kurgulanması zamanı!. Yeryüzünde açığa çıkmış en muhteşem beyin Allah Rasulü Muhammed Mustafa aleyhisselamın bütün bildirdikleri kesin gerçeklerdir. Anlayabilirsen... Veri tabanın yeterli ise...Kurân-ı Kerîm mutlak gerçekleri dillendirmiştir "OKU"masını öğrendiysen! Hz. Âli'den yakın tarihlere kadar yaşamış tüm hakikat ehli, müşahede ettikleri gerçekleri çeşitli misal veya işaretlerle anlatırken hep aynı sistemi "İKRA-OKU"yarak anlatmaya çalışmışlardır.Konuya bir misâl ile girelim; her şeyi misâllerle anlattık vurgusu çok yapıldığı için geçmişte Kutsal BİLGİ kaynağımızda...Bugün televizyonundan DLNA ile veya blu-ray player üzerinden Youtube'a bağlanıp Avustralya'dan yüklenen veriyi -görüntüleri anında seyreden; Türkiye’den Japonya veya Amerika'yla anında görüntülü görüşen sizi, alıp ışınlasalar bin sene önceki elektrik nedir hayal edemeyen bir topluma... Şu an yaşadıklarınızı kullandıklarınızı nasıl anlatırdınız onlara? Anlatmak için kullanacağınız örnekler onlara ne kadarıyla olayın gerçeğini yansıtırdı? Verdiğiniz misallerden yola çıkarak olayın ne ve nasıl olduğunu ne kadar kavrayabilirlerdi? İşte dünküler, beynin bugün farkında olmadığımız özellikleri aracılığıyla, bugün henüz fark edemediğimiz ya da ucundan kıyısından farkındalığını yaşadığımız sistemin gerçeklerini mecazla, misalle, işaret yollu anlatmaya çalışmışlardır. Ne var ki, o kapasiteye sahip olmayanlar misallere mecazlara, anlayışlarına göre hayali oluşumlar giydirerek konunun özünden bambaşka yollara sapmışlardır. Öyle ise bugün yapılacak ilk iş...Din ayrı şeydir bilim ayrı şeydir safsatasını bir yana koyup...Bilimsel gerçekliklere dayalı bir şekilde Din-sistem anlayışını yeni baştan kurgulamaktır!.Çünkü, bilimselliğin çalışma alanı olarak deşifre edilmeye çalışılan Sistem, yapı gerçekte Din kapsamındaki kişiler tarafından bir şekilde "OKU"narak, misaller veya mecazlarla anlatılmaya çalışılmış yapının ta kendisidir!. Hz. Muhammed aleyhisselam veya hakikat ehli zevat tarafından işaret yollu bildirilen realite gerçekte günümüz biliminin çözmeye çalıştığı alandan farklı bir şey değildir! Bu yüzdendir ki "DİN" denince hayali kurgular üretmek yerine; algılayabildiğimiz gerçekliklerin ne şekilde mecaz ve misallerle anlatılmış olduğunu çözme noktasında olmalıyız. Bunu yapmazsak ne olur? Bilimsellikten ve "DİN"in gerçeğinden ayrı düşmüş çağdaş fikir akımları ve kabuller etkisi altında "DİN" kapsamında vurgulanan Evrensel gerçekleri değerlendirmemiş olduğumuz için sonsuza dek yanarız! Tanrı kavramına dayalı din anlayışınızdan, "Allah" adıyla işaret edilene dayalı "DİN" anlayışına geçip, tüm olayı en baştan buna göre kurgulamazsanız, tüm hayal ettiklerinizin bir balon gibi patladığını gördüğünüz günde asla geri dönüşünüz olmayacaktır!.
Öncelikle, tek şansınız, Hz. Muhammed aleyhisselâmın "Allah" adıyla neyi anlatmaya çalıştığını fark etmenizdir!. O ötenizde, gökte oturan bir tanrıdan asla söz etmiyor! Ötedeki bir tanrıya yönelmenden söz etmiyor! O, ötesindeki bir tanrının postacı-elçisi, "prophet", "messenger" değil! Bunlar çağdışı ilkel tanımlamalar! O, Allah Rasûlü! Eğer DİN konusunu anlamak istiyorsanız öncelikle konuya, dışa öteye uzaya bakan bakış açısıyla değil, beyninizin derinliklerine yönelerek, derununuza yönelerek, varlığın içselliğine yönelerek hakikatinizi araştırmak zorundasınız! Ya da çölden gelen cahil kadın gibi "tanrı tek ona inanıyorum" deyip parmağınızla yukarıya işaret edeceksiniz! Neyse konuyu fazla yaymadan özetlemeye çalışayım...Öncelikle de şunu belirteyim ki, burada yazacaklarımın detaylı bilgilerini internette Youtube'da bilim adamlarının ağzından İngilizce olarak dinleyebilir, ya da http://www.okyanusum.com/ dan bir kısmını Türkçe izleyebilirsiniz. Kuantum Potansiyel... Evren içre evrenlerin bir hayal, bir tasarım alanı olarak mevcut olduğu her türlü şekil, sınır, mekân gibi kavramların söz konusu olmadığı; varlığında sonsuz anlam yaratan... Tasavvuftaki tanımlamasıyla "Esmâ mertebesi"! Bu potansiyeldeki sayısız sonsuz özelliklere çeşitli "Allah isimleri" ile işaret edilmiş. Burada lokalize isim müsemmaları mevcut değil. "Aliym" ismiyle işaret edilen özellik dolayısıyla bu potansiyel kendini ve potansiyelini bilir ve sonsuz potansiyelini "seyr" eder. İşte tasavvufta "ilmiyle ilmini ilminde seyreder" denilen boyut budur. Fatiha Suresindeki "Elhamdulillahi Rabbül âlemiyn, Er Rahman-ir Rahiym" ayetlerinin bir işareti de bu husustur. "Vahdet-i Şuhud" bu potansiyele işaret eder. Her şey bu boyutta olup bitmiştir! Bu boyutun açılımından, tecellisinden, açığa çıkmasından vs. söz edilmez; edilemez! Kozmik Elektromanyetik açılım boyutu... Kuantum potansiyelin ilminde, ilmiyle yaratılmıştır!. 2. Hayâl âlemidir!. Âlemlerin aslıdır!. Varlığı vehim nurundan oluşur! Dalga okyanusudur! Algılanan ve algılanamayan her yapı veya özellik bu boyutta dalga boylarından oluşmuştur. Türüne göre oluşmuş beyinler, bu dalga boyu yapının bileşimsel -convertörler- dönüştürücüleridir. "Mâliki yevmiddin" âyeti buraya işaret eder. "Vahdet-i vücûd" anlatımı bu plana aittir.
Beyinler... Tüm varlıkta, dalga dönüştürücüsü olarak var olmuş dönüştürücülerdir. Birimlerin çok boyutlu hologramik dünyaları bu dönüştürücüler tarafından oluşmakta; her birim kendi hologramik dünyasında yaşamaktadır; dışsallıkta yaşadığını sanarak! "İyyake na'bbudu ve iyyake nastaiyn" den itibaren bu oluşumu açıklar.
Ruh... Manalar toplumu demektir. "Sen bu işin ruhunu anlamamışsın" cümlesindeki manası itibariyle! Aynı zamanda hayatiyete işaret eder. Her birim canlıdır, varlığı hayatiyetidir; hayatiyeti de ilmidir! Hayat ve ilim ayrılmaz iki vasıftır! İlim açığa çıkış kapasitesine göre şuur veya bilinç adlarını da alır. Hayat sahibi olan canlının varlığının ihtiva ettiği anlam "ruhu"dur! Bu mana itibariyle, Kozmik elektromanyetik açılım boyutu, Ruh-u Azam diye tanımlanmıştır. Aklı evvel'dir; Hakikati Muhammedî'dir. Unutmayalım ki bu isimler obje değil, bir özelliğe işarettir!"Allah" adıyla işaret edilen... İndinde bir "nokta"dır Kuantum potansiyel!. İlmimize göre, sayısız "nokta"lardan bir nokta! Zat'i ilminde var olan "nokta"lardan bir nokta; "Esmâ" âlemlerinden bir âlem! "Zatıyla Esma'sını bilen; Esma'sında kudretini seyreden! İsimleriyle işaret edilen özelliklerden yaratılmış ruhların her birinde bir özelliğini açığa çıkaran, çıkardığı özelliklerle seyreden! "Ben"likleri yaratıp, her ben de "Ben" diyen!. Ve dahi tüm algılayan ve algılananlardan beri olan! Tek diyebileceğimiz bu konuda: "ALLAHU EKBER"! (bu konuda daha detaylı bilgi "Ekberiyet" isimli yazıda) Bu kısa toparlama ve özetten sonra şimdi gelelim "DÜNYALARIMIZA" ve beyin konusuna...Şu an için fark etmemiz ve kavramamız gereken en önemli konu beynimizin nasıl çok boyutlu hologram dünyamızı oluşturduğu hususudur. Biz dış dünyada bilfiil yaşadığımızı sanırken, nasıl oluyor da gerçekte kendi hayal dünyamızda kozamızda yaşıyoruz? Hayal içinde hayal içinde hayal; olarak tanımlanan çok boyutlu hologramik dünyamızın hâli hazır şartları nasıl oluşuyor ve gelecekte ne olacak? Dışsallıkla bağlantı noktası neresi dünyamızın!. Herkes kendi dünyasının efendisi! Kralı veya kraliçesi... Başkaları o dünyada yalnızca figüran, yardımcı aktör veya aktris! Herkes, çevresindekilerden kendisine yansıyan kadarına göre ona bir rol biçerek dünyasının içine alıyor ve dünyasında onunla eğleniyor veya ağlıyor! Beyin bir dalga dönüştürücüsü demiştik... Dışarıdan beş duyu ya da ötesi kanallardan kendisine ulaşan sayısız dalgalardaki ruhu (manayı-anlamı) mevcut veri tabanındaki bilgilere GÖRE değerlendirerek ona bir hüküm veriyor ve onu hayal ediyor! Tıpkı TV'ye gelen dalgaları dönüştürücünün açıp-dönüştürüp ekranda görüntülenen suret haline getirmesi gibi!. Böylece ta en küçük yaşlardan başlayarak, dış dünyada bilfiil yaşadığımızı sanarak, beynimizin içinde çok boyutlu hologramik dünyamızda yerimizi alıyoruz! Biraz daha açalım oluşumu...Bilimsel olarak kesinlikle tespit olmuştur ki... Görüyorum, duyuyorum, tutuyorum dediğiniz her şey, gerçekte, çeşitli şekillerde beyin adını verdiğimiz dalga çözücüye ulaşan çeşitli frekanstaki dalgaların, veri tabanındaki önceki verilerin değerlendirilmelerine göre çözülüp; beyin içindeki hayal dünyayı oluşturan görüntü diye ya da duyma diye ya da dokunma diye tanımlanan dalga boylarına dönüştürülmesi (convert edilmesi) sonucu bilincin içinde yaşadığı çok boyutlu hologram yapı olarak oluşmasıdır!.Kısacası, tümüyle size özel dünyanızda yaşamaktasınız, doğduğunuzdan bu yana ve ölümsüz olarak sonsuz gelecekte!Beyninize, görüyorum dediğiniz kişi veya nesnelerden yansıyanlar ise, asla bizatihi o kişi veya nesne olmayıp; yalnızca o anki enstantanesidir; tıpkı ard arda çekilen fotoğraf kareleri gibi! Bu enstantaneleri beyniniz önceki veri kayıtlarına göre değerlendirmektedir! Yani, siz gerçekte, beyninizin içinde yaşamaktasınız ve hayatınız o enstantanelerin oluşturduğu albümler arasında dolaşarak geçmekte! Beden vefat edince de beş duyu aracılığıyla dışarıdan gelen enstantaneler tümüyle kesileceği için; bütün yaşamınız beyninizin oluşturduğu o kozanızın-dünyanızın içindeki albümler arasında geçecektir tıpkı rüya olayında olduğu gibi! Daha sonra da içinde bulunduğunuz boyutun canlılarından alacağı sinyallere göre, gene dünyasında, veri tabanına göre değerlendirmelerle yaşamını sürdürecektir! Beyin genelde kendisine en güçlü yansıyan enstantaneleri ana veri gibi kabul ederek onları bir türlü "cache"e -ara bellek- alır yöneldiğinde hemen hatırlamak için. Bilgisayarınız internette bir yazıyı veya bir sayfayı nasıl "cache"ine alır ve o "cache"i temizlemediğiniz takdirde, eskiden alınmış ara bellekteki bilgiyi önünüze getirir.
Benzeri şekilde, mesela bir kişiyi düşündüğünüzde de, ona dair en güçlü yerleşik enstantaneleri düşünce alanına getirir. Böylece o kişiyle karşı karşıya olduğunuzda, hiç farkında olmadan o kişi hakkında, üç veya beş veya 20 yıl önceki kayda girmiş enstantanelerdeki hüküm veya yorumunuza dair bakışla değerlendirme yaparsınız. Bu da kilitlenmenin bir başka türüdür.
Bu konuda Allah resulu bir uyarı da yapmıştır mesela... "Bir kişiyi bir sene hiç görmemişseniz, bir yıl sonra gördüğünüz kişi, sizin bir yıl önceki gördüğünüz kişi değildir."
Bu sebepledir ki, Kişiler hakkında geçmişe dönük kilitlenmelerden kurtulup, "yani cache"i, hızlı bilgi getirme belleğini sık sık temizleyip; yaşanılan andaki enstantanelere göre yeni objektif değerlendirmeler yapmak gerekir.
Burada şunu da hatırlatalım... Göze göre et olarak görülen bildiğimiz beyin, orijini itibariyle nöron altı yapısıyla sanki bir frekans yumağı şeklinde bir yapıdır ki, henüz günümüz bilimi olayı bu boyutta değerlendirme yetisinden mahrumdur. İşte bu hâli itibariyle de "RUH" adıyla anılır. Aslı "Nur" diye tanımlanır. "NUR", ilimdir! Data'dır! Çünkü aynı zamanda bir anlam paketidir bu yapı ve ölümsüzdür. Ebedi yaşar! Bu yüzdendir ki, "ölüm tadılır" denilmiştir; ölüp yok olunmaz!Karşınızdaki kişi de aynı şekilde kendi kozasında (cocoon) veya başka bir deyişimizle çok boyutlu hologramik dünyasında yaşamaktadır. Onun dünyasından, bedenselliğine yansıyan anlık enstantaneler ise, size yansıdığında, bu beyin dediğimiz dönüştürücünüzde, eskilerin hayal adını verdiği çok boyutlu hologram olarak dünyanızda yerini almaktadır değer yargılarınıza GÖRE!Her insan dünyaya yalnız gelir, yalnız yaşar ve yalnız gider sözünün dayandığı realite de budur!Hz. Muhammed aleyhisselamın "dünyanızda..." belirlemesinde bahsettiği şey de budur ki; anlamı, "sizin değer yargılarınıza göre oluşmuş dünyalarınız içindekilerden..." demektir müşahedemize göre. Kimimizin evi - çok boyutlu hologramik dünyası - kozası saraydır; kimimizin ki çöplük ev! Hani şu gazetelerde gördüğünüz çöplük evler türü... Adam çıkar, kendi değer yargısına göre en değerli bulduğu çöpleri, atıkları toplayıp evine doldurur da; nihayet pis kokulardan zabıta gelip evi temizlemek zorunda kalır ya... Bazılarının da çöplük evi bile yoktur; onlar "homeless", halk diliyle beyinsizdir! Dünyanız, sonsuza dek, içinde yalnızca sizin yaşayacağı bir dünyadır!. İçine yerleştirdiğiniz nesneler, değerler ve kişi enstantaneleriyle oluşan o hayal dünyanız ya cennetiniz olmaktadır-olacaktır ya da cehenneminiz! Her an dışsallıktan beyninize ulaşan dalgalar daha önceden evinize yerleştirmiş olduğunuz ya çerden-çöpten fikirlerin değerlerine göre değerlendirilecektir. Ya da evrensel (sünnetullah) değerlere göre değerlendirilip ona göre yeni eviniz inşa olacaktır. Sonsuza dek; dünya-berzah, mahşer, cehennem ve cennet aşamalarında hep dünyanızda-kozanızda olarak yaşamaya devam edeceksiniz aldığınız enstantanelere göre değerlendirmelerinizle.Vefat ile beden yaşamı sona erdikten sonra yani bildiğimiz beyin ortadan kalktıktan sonra dahi, mevcut beynin back-up ı hükmündeki dalga yapılı beyninizle bu anlattığım şekilde devam edecektir. Kurân-ı Kerîm ve hadislerde anlatılan tüm aşamalar haktır, doğrudur yaşanacaktır; bu anlattığım esaslara göre... Kurânı Kerîm'in çözümü isimli çalışmamızı bu anlayışla okuyabilirseniz, bu güne kadar okuduklarınızdan bambaşka bir anlatım ile karşılaşacaksınız ha keza! Âyet veya hadislerdeki derinliği düşünemeyenlere göre süre giden, "insanın kuyruk kemiğinden bedeni yeniden oluşacak ve bu et-kemik bedenle yaşamına devam edecektir" anlayışı eski çağdışı bir anlayıştır. Misali anlatımı değerlendirememekten kaynaklanmaktadır. "Güneş dünyaya 1 mil mesafeye gelecektir" hadisindeki mucizevî bilgi, günümüzün güneş büyüyüp dünyayı buhar edecektir bilgisiyle tümüyle örtüşmektedir. Bu durumda dünya ortada kalmayacaktır ki, toprak kalsın, içinde kuyruk kemiği kalsın! Bu ifade, insanın ölüp yok olmayacağına yaşamına devam edeceğine misal olması için kullanılmıştır. Keza, Yahudi bilginlerinin sorusuna cevap mahiyetinde olan âyeti de derinliksiz Müslümanlar kendi üzerlerine almışlar; "RUH hakkında az bir ilim verilmiştir size" diyen hitap soruyu soran Yahudi âlimlerine olduğu halde; bunu hiç bir Müslüman bilemez diye değerlendirmişlerdir. Gazalî bu konuda özetle şöyle diyor olayın anlattığım gelişimini açıkladıktan sonra... "RUH'un hakikati ve mahiyeti bilinir. Bunu bilmeyen veli olmaz zaten!"Senin ruhun, bizatihi varlığındır! Dünyandır! "Ruhlarınız bedenlerinizdir; bedenleriniz ruhlarınız" Hadisini düşünün.Sen, şu an dünyandan ibaretsin! Ne var ki...Bildiğin bu dünyan, bilincin ötesinde "halife" diye tanımlanmış olan derûnî bir yanın da var! Oysa, Kozmik Elektromanyetik açılım boyutuna açılan bu kapından habersizsin! Dünyana aldıklarını, o derûnî yanına (Esmâ mertebesi özelliklerine) açılan kapıyı açıp, arkasından aldıklarınla oluşturursan işte o zaman dünyan cennet olur ve yolun sonu Allah'a erer!"Arınıp saflaşan, gerçekten kurtulmuştur!" (Kad efleha men tezekkâ) âyeti, dünyanı arındırmaktan söz etmektedir. Kozan olan hayal dünyan, genlerinden gelen ve çocukluğundan beri oluşan şartlanmalarının getirisi olan değer yargılarıyla dolmuştur. Veri tabanın tamamıyla şartlanmalarına dayalı değer yargılarıyla oluştuğu içindir ki, yaşamına da bunlara göre yön verirsin. Kısacası yaşamın, dünyan tümüyle dışsallık üzerine kurgulanır! Asla farkında değilsindir, dışarıda değil kendi kozan olan dünyanda geçtiğini bütün ömrünün! Her gece, algılamakta olduğun tüm kişi ve nesne enstantanelerinden uzaklaşıp, dünyanın görüntüleriyle yaşadığın halde; "dünyanda-kozanda yaşam" deneyimini tattığın halde, bunun anlamını ve işaretini hiç düşünmezsin!. Uyku adını verdiğin kozanda dünyanı yaşama sürecinde, ne yanındaki eşin kalır ne bitişik odadaki çocuğun ne de diğer yakınların! Bedenin vefat edip ölümü tattığında (bedensiz yaşama geçtiğinde de) tüm bedenselliğinin dışsallığındaki enstantane kişilikler ve nesneler geride kalır, sen dünyandaki değerlere göre, o boyutta karşılaştığın olayları değerlendirerek sonsuz yolculuğuna devam edersin. Koza-dünyan yaşamını fark etmeyip, dışsallığı gerçek sananlara, bu gerçeği geçmişte bilimsel yollarla anlatma imkânı olmadığı içindir ki; "DİN-SİSTEM" iman esasına dayalı olarak, mecaz ve işaretlerle, misallerle anlatılmıştır hakikat ehli olan Rasuller, Nebiler, Veliler tarafından. Amaç, kişinin şartlanmalarındaki değerlere göre oluşmuş, dışsallığın enstantaneleriyle bezenmiş çerden-çöpten evini arıtarak, orayı sultana yakışır saray haline dönüştürmektir. Sultan, Allah adıyla işaret edilenin, isimlerle işaret edilen özellikleriyle yaşayandır! "Halife"dir! Kozasını delebilen, kozmik elektromanyetik açılım boyutunun, dalga okyanusunun nimetleriyle yaşar "veli" olarak... Dünyası da cennet olur... Hadis: "Cennet yaşamında her kese bir dünya verilecektir ki en küçüğü bu dünyanın 10 misli... Ve orada dilediğin senindir denilecektir"... Yani herkes dünyasının efendisi olacaktır. Dünyası çöplük ev olarak kalanlar, ya da "homeless"-"evsiz"ler de, beynini değerlendirememenin sonucunu yaşayacaklardır sonsuza dek yanarak! Esasen Beyin konusunda yazılacak çok şey daha var... Bugün yazılanların bir kısmını 1966 yılında yazılmış "Tecelliyât" kitabında; bir kısmını 1978 yılında "Evrensel Sırlar" (basımı 1990) okumuştuk. Günümüz bilimin ulaştığı gelişmeler ise konuya son noktayı koydu bu yazıda açıkladığımız alanda. http://www.okyanusum.com/ adresinde videolar bölümünde beyinle ilgili son bilimsel açıklamaları izleyebilirsiniz. Umarım Allah nasip etmiştir de bu konuda daha ileri düzeyde bilgileri ve konunun çeşitli bağlantı noktalarını; akla takılacak çeşitli soruların cevaplarını yazarım, ömrüm elverirse. Şu kesin gerçektir ki, evini yenilemeyenler, tüm değerli sandıkları nesnelerinin ve enstantane yakınlarının bir değer ifade etmediği süreçte büyük hüsran yaşayacaklardır!
Ya aklını kullan ilmi değerlendir; ya da Allah Rasulü Muhammed Musatafa aleyhisselama teslim ol, dediklerini yaparak evini arındır! Başka yol yok kurtuluşun için.





Okyanusum'dan NOT: Yazının yazarı belirtilmemiştir. Önemli olan konudur. Yazana dayalı kabul ezberciliğe yol açabilir. Oysa konu sorgulanıp araştırılması gereken bir konudur. Yazan, bunu istemiştir. Konunun alt yapı bilgileri sitenin videolar bölümünde mevcuttur.




30.12.2009

VATER MUTTER SOHN?

Die Bibel wurde von Allah zu Jesus (a.s.) gegeben..
Er wurde auf Syrisch Offenbart, und wurde in 17 verschiedenen sprachen Gelesen..
Die Bibel fing mit den Namen Vater Mutter und Sohn an so wie der Quran mit den Namen Rahman, Rahim und Allah anfing..


Das Volk Jesus, suchte Vater Mutter und Sohn im Sehbaren Leben,
sie dachten die sache Vater Mutter und Sohn ist:
der HEILIGE GEIST, MARIA und JESUS..
und sagten darauf
"Allah ist der Dritte von Dreien" 5:73

Aber sie wussten nicht das VATER ein Name von ALLAH ist,
die MUTTER das Herrschen seiner Persönlichkeit ist..
deswegen Gebraucht man auch den Begriff:
Karakter der Wahrheit..
und mit SOHN das BUCH gemeint ist..
Das BUCH was auch das wahre Wesen ist..
und dieses Buch ist der Karakter des Verborgenen, es ist ein teil davon..
Deswegen sagt Gott im Quran
"und bei Ihm ist die Urschrift des Buches/ die Mutter der Bücher." 13:39 ...


(Muhyiddin Arabi a.s.)

18.11.2009

der Mensch ist wie ein Radiosender..

DIE KRAFT DES GEBETS

Der US-Gelehrte Dr. N. J. Stowell hat die Kraft des Gebetes gemessen. Doch hören wir seine Schilderung: Ich war ein zynischer Atheist, der glaubte, dass Gott nichts anderes sei, als eine menschliche Vorstellung. An ein lebendes göttliches Wesen, das uns liebt und über uns Macht besitzt, konnte ich nicht glauben. Eines Tages arbeitete ich in dem pathologischen Laboratorium einer Klinik. Ich war mit der Aufgabe beschäftigt, die Wellenlänge und die Stärke der menschlichen Hirnstrahlung zu messen. Wir stellten fest, dass das Gehirn eine besondere Radiosendestation darstellt. Bei der Untersuchung der Wellen fanden wir noch mehr. Es gelang uns eine Skala von Wellen aufzudecken, die sich scharf von einander unterschieden. So einigte ich mich mit meinen Mitarbeitern auf ein heikles Experiment. Wir wollten untersuchen, was im menschlichen Gehirn beim Übergang aus dem Leben in den Tod geschieht. Zu diesem Zweck wählten wir eine Frau, die an einem unheilbaren Gehirnkrebs litt. Sie war geistig und seelisch völlig normal. Auffallend war ihre Heiterkeit. Doch körperlich ging es ihr sehr schlecht. Wir wussten, dass sie im Glauben an Jesus Christus gelebt hatte. Kurz vor ihrem Tod stellten wir einen hochempfindlichen Aufnahmeapparat in das Sterbezimmer. Dieses Gerät sollte uns anzeigen, was sich während der letzten Minuten in ihrem Gehirn abspielen würde. Über dem Bett brachten wir zusätzlich ein Mikrophon an, damit wir hören konnten, was die Frau eventuell noch sprechen würde. Dann begaben wir uns in einen Nebenraum. Wir waren fünf nüchterne Wissenschaftler, von denen ich wohl der nüchternste und verhärtete war. Voll innerer Spannung standen wir vor unseren Instrumenten.
Der Zeiger stand auf 0 und konnte bis zu 500 Grad nach rechts in positiver und 500 Grad nach links in negativer Wertung ausschlagen. Einige Zeit vorher hatten wir mit dem gleichen Apparat die Sendung einer Rundfunkstation gemessen, deren Programme mit einer Stärke von 50 Kilowatt in den Äther strahlten. Es handelte sich dabei um eine Botschaft, die rund um den Erdball getragen werden sollte. Bei diesem Versuch stellten wir einen Wert von 9 Grad positiver Wertung fest. Der letzte Augenblick der Kranken schien gekommen. Plötzlich begann die Frau zu beten und Gott zu preisen. Sie bat Gott, allen Menschen zu vergeben, die ihr in ihrem Leben Unrecht getan hatten. Dann brachte sie ihren Glauben an Gott zum Ausdruck:


Ich weiß, dass du die einzige zuverlässige Kraftquelle deiner Geschöpfe bist und bleiben wirst.“ Sie dankte Gott für die Kraft, mit der er sie ein Leben lang getragen hatte. Sie bekundete ihm, dass ihre Liebe zu ihm trotz allem Leid nicht wankend geworden sei. Im Hinblick auf die Vergebung ihrer Sünden durch das Blut Jesu klang aus ihren Worten ein unbeschreibliches Glück. Sie brach schließlich in Freude darüber aus, bald ihren Erlöser schauen zu dürfen. Erschüttert standen wir um unser Gerät. Wir hatten längst vergessen, was wir eigentlich untersuchen wollten. Einer schaute den anderen an, ohne dass wir uns unserer Tränen schämten. Ich war von dem Gehörten derart gepackt, dass ich weinen musste, wie seit meiner Kindheit nicht mehr. Während die Frau noch weiter betete, hörten wie plötzlich einen klickenden Ton an unserem Instrument. Als wir hinüber-blickten, sahen wir, wie der Zeiger bei 500 Grad positiv anschlug und immer wieder gegen die Abgrenzung wippte. Unsere Gedanken jagten sich. Wir hatten durch unsere Messung eine unglaubliche Entdeckung gemacht:
Das Gehirn einer sterbenden Frau, die mit Gott in Verbindung stand, entwickelte eine Kraft, die 55mal stärker war als die weltweite Ausstrahlung einer Rundfunkbotschaft. Um unsere Beobachtungen weiterzuführen, einigten wir uns wenig später auf einen neuen Versuch. Nachdem wir unsere Geräte aufgebaut hatten, baten wir eine Krankenschwester, einen anderen Kranken irgendwie zu reizen. Der Mann reagierte mit Schimpfen und Fluchen. Ja, nicht genug, er lästerte und missbrauchte sogar den Namen Gottes. Wieder klickte es an unserer Apparatur. Wir stellten fest, dass sich der Zeiger auf 500 Grad negativ befand und am Abgrenzungspfahl aufgeschlagen war. Damit standen wir am Ziel unserer Entdeckung. Es war uns gelungen, eine positive gottbezogene Kraft und die negative Kraft des Wiederwirkers zu beweisen. In jenem Augenblick begann meine atheistische Weltanschauung zu zerbröckeln. Die Lächerlichkeit meines Unglaubens wurde mir klar. Wer von uns hätte eine solche messbare Kraft, die von unseren Gedanken ausgeht, vermutet – nicht nur im Sterben, sondern auch im Leben? Wohin geht diese überschüssige Kraft, die weit mehr vermag als nur um den Erdball zu kreisen? In den Kosmos? Was soll sie dort? Eines scheint mir, sicher zu sein – dass wir mit der Kraft unserer Gedanken in jedem Augenblick am Schicksal der Welt mitwirken. Noch etwas Schönes sagt dieses Experiment aus: Dass auch der Schwache und Kranke, der sich oft nutzlos fühlt, eine wichtige Aufgabe besitzt, nämlich die Welt durch sein Beten auf einen besseren Kurs zu bringen. Kein Gedanke, kein Gebet geht verloren. Seine Kraft kreist um die Erde und verändert sie. Auch der zweite Teil der Geschichte ist wichtig. Er zeigt, wie gefährlich negative Gedanken sind. Sie sind ebenfalls Kräfte, die sich ausbreiten.


Aus dem Buch von Wilhelm Otto Roesermoeller: „Hilfe aus dem Jenseits. Was das Gebet vermag. Ärztliche Berichte und Zeugnisse über plötzliche Heilungen durch Kräfte des Gebets“. Karl Rohm-Verlag, Bietigheim.

10.11.2009

UKAB die Flagge Mohammeds (A.v.s.)


Dies ist die Flagge unseres Herrn Mohammed Mustafa Ali A.v.s.
die Flagge mit dem Er seine Kriege Geführt hat,
Sein Name ist:


UKAB oder auch bekannt als TARIK (der Morgenstern)


Nach Ihm haben die 4 Khalifen die Flagge weiter getragen,




Danach wurde sie nicht mehr Eröffnet und nach dem Krieg gegen den Mongolen wurde sie nach Ägypten gebracht, nach dem die Osmanen Ägypten Eroberten, Haben sie die Flagge nach Anatolien mitgebracht, UKAB Begleitete die Osmanischen Sultane in den Kriegen doch wurde sie auch hier nicht Eröffnet, Sie wird erst in der Endzeit von Mehdi wieder Eröffnet werden,




Hier ist ein Digital Bild von der Flagge, indem Steht
La ilahe illa Allah Muhammed Rasulullah ve diynil IslamKein Gott gibt es allein Allah, Muhammed ist der Gesandte Allahs, die Religion ist Islam